Dentiss Logo

Tatlı Suya Yolculuk

Temmuz ayı başıydı. Adana’nın Aladağ ilçesinden hareket ettiğimizde yolculuğumuz, Aladağ Milli Parkı sınırları içerisinde bulunan Kapuzbaşı Şelaleri’ne doğruydu. İçimi tatlı bir heyecan ve telaş sardı. Sıtmaya tutulmuş bir hasta kadar titriyordum. Aslında bu Kapuzbaşı Şelaleleri’ni keşfin heyecanıydı. Yıllardır planı yapılmış ama gidilememiş bir rotanın çıkış vizesi onaylanmış pasaportuydu. Belki bir uçuş sayılmazdı ama kaçış; daha doğrusu cennete kaçış olduğu sonradan ortaya çıkacaktı.
17.12.2007       18.15.17
Temmuz ayı başıydı. Adana’nın Aladağ ilçesinden hareket ettiğimizde yolculuğumuz, Aladağ Milli Parkı sınırları içerisinde bulunan Kapuzbaşı Şelaleri’ne doğruydu. İçimi tatlı bir heyecan ve telaş sardı. Sıtmaya tutulmuş bir hasta kadar titriyordum. Aslında bu Kapuzbaşı Şelaleleri’ni keşfin heyecanıydı. Yıllardır planı yapılmış ama gidilememiş bir rotanın çıkış vizesi onaylanmış pasaportuydu. Belki bir uçuş sayılmazdı ama kaçış; daha doğrusu cennete kaçış olduğu sonradan ortaya çıkacaktı.

3 saatlik bir yolculuğun sonunda ilk konaklama noktamız olan Acıman Yaylası’na ulaştığımızda saatler akşamın sekizine takılı kalmıştı. Kamp çadırını kurduğumuz ilk gecede yıldızlara bu kadar yakın olmanın keyfiyle onca yol yorgunluğuna rağmen bir türlü uyku tutmadı, uçan, kaçan yıldızları saymaktan.

Pırıl pırıl bir güneş uyandırdı saat 5’te. Demirkazık Zirvesi ne kadar yakın gözüküyor. Ama öğreniyoruz ki bu zahmetli yolculuk 7 saatlik bir tırmanışı göze almayı gerektiriyor. Vazgeçiyoruz zaten amacımız Kapuzbaşı Şelaleleri’ne gitmek. Acıman’daki meşhur pınardan su oldukça acı akıyor, ismini de buradan almış zaden yöre. Şifa arayanlar hep bu yaylaya akın ediyor yaz gelince; Demirkazık zirvesinin etekleri öbek öbek çadırlarla döşenmiş 1 aylığına gelen de var, 1 haftalığına gelen de.

Sabah kahvaltımızı yöresel yiyeceklerle yapıyoruz, neler yok ki; keçi peyniri, keçi sütü, yayla domatesi, dışı yeşil içi kıpkırmızı olandan, en hasından keven balı hem de kara kovan, taş değirmende sıkılmış zeytine bandırılmış yeşil zeytinlere çiçekleri mavi kekik eklenmiş. Döndü Abla’nın nefis gözlemesi ve bazlaması da daha tandır ateşinde yeni inmiş ve soframızda… Bu gözleme ve bazlama tek başına bir ziyafet aslında. Çaylar demli olunca sohbetler de uzun oluyor kır kahvesinin bahçesinde.

İkindi vakti, hareket ediyoruz Acıman’dan. Rotamız belli Kapuzbaşı… Gece sınırsız sayıda yıldız yüklü Demirkazık; almış kucağına bulutları salıncakta çocuk uyutuyor sanki. Şimdi zirveden iniş zamanı. Gittiğimiz yol değil dramatik bir uçurumun kenarından çizik gibi duruyor. Sol tarafıma ürpererek bakıyorum oldukça derin bir vadinin kenarındayız. Kamerama “belki bir kartal ya da doğan ya da şahin takılır” diye oturdum 4 çekerin stepnesine. Ama nafile yırtıcılar bugün yuvalarındalar. Kartal, doğan göremedim ama bulutların gökyüzünde sağılmasını izlemek harikaydı. Yol kenarında rastladığım tüm çam, sedir ve ardıç ağaçları oldukça yaşlı görünüyor, yıldırım düşmesi sonucu ikiye ayrılmış ama mavi gökyüzüne hala başkaldırıyor inatla. Tıpkı tarih öncesinden günümüze ulaşmış Hitit heykelleri güzelliğinde taş kesilmiş kül renkli asırlık iğne yapraklılar.

Üç gün boyunca Şelale ve Ağustos böceğinin bestesini dinledik


İki saatlik zorlu bir yolculuktan sonra akşam ezanıyla birlikte Kapuzbaşı Köyü’ne ulaşıyoruz. Aklımıza gelen ilk şey bu doğa harikasının tanıtımı için yol yapımının acilen şart olduğu. Hemen sağımızda ilk Büyük Şelale’yi görüyoruz. Keşfe gündüz gözüyle çıkarız, şimdi konaklayacak bir yer bulmalıyız. Köy kahvesi, köy bakkalı sorup duruyoruz, şelale kenarlarında bulunan ağaç evlerden vazgeçiyoruz. Altı şelaleyi saydıktan sonra; yedincisinin kıyısında bulunan 3 adet çınar ağacının ortasına tünemiş ahşap eve yerleşiyoruz. Binlerce ağustos böceğinin tantanası ve onu bastıran şelalenin sesi. Tatlı suya yolculuğun son noktasına gelmiş olmanın huzuruyla bütün yorgunluğumuz tatlı bir uykuya dönüştü.


Sabah altıda ayaktayız, kılavuzumuz Cumali uyandırıyor. Elinde bir sepet var kamıştan örülmüş. İçinde köy yumurtası, keçi peyniri, petekli karakovan balı, taze toplanmış nohut, domates ve salatalıktan.


Köy içinde gezintiye çıkıyoruz, köyün içi yemyeşil erik, kiraz, çınar kısaca her şey var burada hayat var. Su var.


Cumali “şelaleyi gezdireyim” diyor. Şelale kelimesini ısrarla şellale şeklinde söyleyişi dikkatimizden kaçmıyor, sanki köyün tek hakiminin, gücünün şelale olduğunu ispatlarcasına. Şelale bu köyün her şeyi. Zamantı nehrinin ve Seyhan nehrinin olduğu gibi. Köy meydanında bir su değirmeni abarası, değirmen gitmiş arabası kalmış, çocuklar kayıyor bir su misali, içlerinden biri yabancı. Titovan Lyon’lu Fransız ailenin tek çocuğu dün gelmişler köye, bugün köyün çocuklarıyla pokemon oynuyor, anlaşılan köyün çocukları da pek yadırgamıyor yabancı misafirlere alışıklar. Dil ayrı ama olsun gizli bir anlaşma sistemleri var.


Tam yedi şelale var. Tabir yerindeyse yöre insanının deyimiyle “iki dağ arasında kalmış yarıkta”. Şelalelerin bir tanesi en büyük dört tanesi orta büyüklükte ve iki tanesi de küçük. Divlik dağını çevreleyen yarıklardan akıyorlar ayrı mevkilerde. Her biri bir dereyi coşturacak güçte, köpürerek akıyor. Oksijen yüklü hayat tanecikleri. Burası Demirkazık eteklerine göre oldukça sıcak. Çünkü rakım burada sadece 700 metre. Divlik dağı “ateş gibi yanıyor” deyim yerindeyse ama su buz gibi. Akşama doğru serinlemeye başlıyor köy meydanı. Şelale, suların birikerek yüksekten dökülen bildik şelalelerden değil. Adeta Demirkazık’da biriken kar sularının Divlik dağı eteklerini yedi ayrı noktadan patlatması sonucu oluşmuş. Şelale ve nehir kenarlarında çardak tipi evlere ve bir adet de motele rastlıyoruz.


En büyük şelalenin önünde dikilip kalıyorum, sanki zaman asılı kaldı. Yaklaşık 60-70 metreden dökülen su öyle ihtişamlı akıyor ki, sanki özünde bir ateş, değerli bir maden taşıyor. Ve bir an önce gideceği yere ulaşması gerektiği için sürekli kamçılanmaktan köpürmüş çatlamak üzere olan bir atı andırıyor. Hemen altında bir su değirmeni tahıllarını öğüten taşların dönmesini sağlamak için işte bu suyun gücüne muhtaç. Değirmenin hemen önünde duran taşıma aracı olarak bir eşeği görüyoruz, zaten at görmek çok zor, çünkü at beslemek lüks burada.


Yöre insanı için şelale içtikleri sudan başka bir şey ifade etmiyor, geçim kaygısı bu muhteşem doğa harikasının tadını çıkarmalarına izin vermiyor. Onlar burada turist değiller ve pikniğe de gelmediler o yüzden fotoğraf çekerken yüzlerindeki ifade hiçbir şeyi tarif etmiyor.


Kılavuzumuz Cumali’nin babası Halil amca Cumali’yi 8 yıl okutmuş; sonrasında liseye göndermemiş. Hevesinin (isteğinin) olmadığını söylüyor ama Cumali’nin gözleri hiç öyle söylemiyor. Cumali dışardan gelenlerin hayran kaldığı bu cennet beldeden başını alıp gitmek istiyor. Burada kalırsa eğer ondan geriye keçilerin peşinde yırtılan çarıklarının kalacağına inanıyor.


Çocukların gözleri parlak ve güzel ama biraz utangaç. Sarışın, yeşil gözlü ve yumuşak tenli çocuklar. Yetişkinler de çocukların gözlerindeki parlaklıktan eser yok. İki dağ arasında kendi deyimleriyle ‘yarıkta’ sıkışmış, hayata küsmüş çocuklarını da aynı kaderi yaşamaması için onları buradan kurtaracak çare bekliyorlar. Yavaşlatılmış bir yaşamı sahneliyorlar bu filmde.

İnci ve Ümmü Fransız aktris Sophie Marceau kadar güzel olacağına inandığım iki kız kardeş. İkisini birlikte fotoğraflamak için çok uğraştırdılar beni. Ama onlardan geriye hala hafızamda saklı güzellikleri kaldı. Titovan birkaç gün sonra dönecek Fransa’ya; ya İnci ve Ümmü ve diğerleri. Doğrusu hep bunu merak edeceğim.


Nasıl Gidilir


Kapuzbaşı’na ulaşım Adana ve Kayseri’den sağlanabiliyor. Biz önce Adana’ya ardından Aladağ ilçesine oradan da tozlu ve dramatik yarlardan geçerek Kapuzbaşı’na ulaştık. Arazi aracı olmayanlara bu yolu önermiyoruz. Kayseri rotası takip edilmek istenirse Yahyalı ilçesinden 75 km’lik stabilize engebeli ve virajlı yoldan Kapuzbaşı’na ulaşmak mümkün.


Yazı ve Fotoğraf: Ahmet Melih Oflaz


Reklam
Reklam

Yorum Ekle
Copyright © Vestiyer Yayın Grubu, 1989-2020. Tüm Hakları Saklıdır.