Dentiss Logo

Düğün yolu

Amasra’dan Zümrüt Köy’e... Yüreğimizde keyifli bir telaş, elimizde düğün davetiyesi Karadeniz sahilinde, Amasra’dan doğuya, Küre Dağları boyunca gökkuşağının renklerini takip ediyoruz. Yol boyunca bizi sarıp sarmalayan doğanın coşkusuna bakılırsa tek davetli biz değiliz. Anlaşılan Karadeniz’in mavisiyle, dağların yeşili de davetliler arasında. Yola çıktığımızdan beri, evdeki hesapla Karadeniz arasında bir uyuşmazlıktır gidiyor.
14.03.2008       13.54.57

Amasra’dan Zümrüt Köy’e... Yüreğimizde keyifli bir telaş, elimizde düğün davetiyesi Karadeniz sahilinde, Amasra’dan doğuya, Küre Dağları boyunca gökkuşağının renklerini takip ediyoruz.

 

Yol boyunca bizi sarıp sarmalayan doğanın coşkusuna bakılırsa tek davetli biz değiliz. Anlaşılan Karadeniz’in mavisiyle, dağların yeşili de davetliler arasında.

 

Yola çıktığımızdan beri, evdeki hesapla Karadeniz arasında bir uyuşmazlıktır gidiyor. Her tepe ardında, mavi-yeşil bir koyak gizliyor. Bir yanımızda Batı Karadeniz dağlarının heybetli görüntüsü, öbür yanımızda denizin barışcıl esintisi. Deniz, kocaman mavi gövdesiyle Gideros Koyu’nun kaya kapılarını zorluyor. Ak köpüklü dalgalar güçlü kollarını kıyıdaki yeşile uzatmış. Beyaz bulutların arasında iki martının beyaz çığlıkları. Tepedeki düzlükte oynayan çocukların sesleri, balıkçı teknesindeki pancar motorun patırtısına karışıyor. Bunca karmaşaya rağmen, Gideros Koyu’nda huzur egemen.

 

Batı kıyıda küçük bir plaj, doğu ucunda bir iki restoran var. Kabarık hesaplı butik lezzetler yerine, günlük hayatın köşelerine sıkışmış, doğanın sürpriz tadlarını sunan mütevazi mutfaklar. Tekir tavası ve fasulye turşulu salatası pek ünlü. Biz, özlediğimiz mısırunlu hamsi tavanın peşindeyiz.

 

Gideros’tan Cide’ye

 

Gideros’un tadı henüz damağımızdayken, bu sefer Cide’yle karşılaşıyoruz. Cide’nin upuzun kumsalına serilen deniz, uzaktan rengârenk hünerlerini sergiliyor. Yaz olsa sahilde çadırlamanın ayrı bir tadı olurdu. Cide’den sonra da dağlara vurup, Şenpazar-Azdavay-Pınarbaşı rotası. Şoförün işi zor. En büyük tehlike gözünüzü alamadığınız manzara. İnsanın gözü, kâh vadiye sıkışmış bir bulut kümesine, kâh ağacın endamıyla anıtlaşan ahşap evlere, kâh dik yamaçlarda durmaksızın çalışan insanlara takılıyor.

Artık, Küre Dağları Ekoturizm Proje Alanı’ndayız. Avrupa’nın en yaşlı doğal ormanları burada. Küre Dağları Milli Park Alanı’nda (KDMP) yer alan 675 bitkiden 109’unun, 132 memeliden 40’ının (bu türler vaşak, susamuru, geyik ve karaca gibi soyu tehlike altındaki hayvanları da içeriyor), 454 kuş türünden 129’unun sadece bu bölgeye özgü özellikler taşıdığını unutmamalı. Park, ‘Vahşi Cennet’ tanımlamasını hak ediyor.

 

Kaşıkçılar çoktan şimşirleri dikmişler

 

Koca çınarlarına ve yoldan zorlukla seçilen eski ahşap evlerine hayran kaldığımız bir köye dalıveriyoruz. Bu bölge, şimşir kaşık yapımının yoğun olduğu yerlerden. Kaşık der demez, bizi kaşıkçıya yönlendiriyorlar. Harmangeriş Köyü’nde kaşıkçıların konuğu oluyoruz. Geçerken uğradık deyimi, ballı cevizli bir çay masasına ve demli sohbete dönüşüveriyor. Kaşıkçılık dededen toruna geçiyor. Soyu tükenmekte olan şimşirden vazgeçmek istiyorlar ama ellerine de, mutfaklara da pek yakıştığının farkındalar. Kayın kullanmaya başlamışlarsa da, çaba ve hünerlerini daha iyi gösteren şimşirden nasıl vazgeçeceklerini kara kara düşünüyorlar. Sohbete doyamadan yola koyuluyoruz. Bir de kestirme yol tarifi alıyoruz şimşir kaşıkçılarından. Deretekeli Köyü’nün bitimindeki köprüden önceki sapaktan Azdavay yoluna dalıyoruz. Ve olanlar oluyor…

 

Kırmızı, turuncu ve mor düşler diyarı

 

Endamı güzel ahşap evlere bir de, tarlalarında rengârenk kıyafetleri ile çalışan köylü kadınlar, genç kızlar ekleniyor. Rengârenk deyip geçmemeli. İçinde sarının, turuncunun coşkusu, kırmızının gücü, morun, eflatunun gizemi, tüm renklerin ve doğanın sevinci var. Güneşin yedi rengi, çiçek, yaprak motifleriyle oluşan ışık lekelerinde harman olmuş. Kıyafetlerde ışık ve renk şöleni almış başını gidiyor. Biri kuzuların başında çoban, biri traktöre buğday yüklüyor. Geçenlerde bir modacı arkadaş “turuncuyu yeni keşfettik” diyordu. Bu topraklara gelebilseler neler kaçırdıklarını fark edecekler oysa.

 

Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan düğüne yetişme telaşı başlıyor. Akşam olmadan Pınarbaşı’na yetişmek için koşturuyoruz.

 

Azdavay’dan Pınarbaşı’na

 

Azdavay’dan 23 kilometre sonra, bir tepenin ardından batmakta olan güneşin altında Pınarbaşı görünüyor. Bizi ilk karşılayan ise Paşa Konağı oluyor. Bu iki yüzyıllık ağaç konağın alçak gönüllü görüntüsü, zarif mimarisiyle kalbimizi çalıveriyor. Bir yapıda, ağacın eve dönüşmesi bu kadar kolay görülebilir mi? İki katlı büyükçe bir yapı bu kadar doğadan yana tavır alabilir mi? Ya dokuma perdelerin güzelliği!

 

Paşa Konağı bölgede turizmin sembolü olmuş. Konak yedi yıl önce, deyim yerindeyse yakacak odun fiyatına satışa çıkarılınca, örnek bir vali, kaymakam ve sivil işbirliğiyle işe girişilmiş. Ve konak restore edilmiş. Sonra da on üç ortaklı bir şirket tarafından kiralanmış. Bölgedeki turizm seferberliği, iyi bir sivil öncülük ve işbirliği örneği. Buradaki turizm bol yıldızlı otellerdeki tatillerden farklı şeyler sunuyor. Doğanın taze kanını damarlarınıza aktaracak türden. Konakta bir gece, tüm yorgunluğumuzu alıveriyor.

 

Sabah, gün ışıkları dokuma perdelerin dantelleri arasından süzülüp bizi yeni güne uyandırıyor. Ballı kaymaklı kahvaltıdan sonra rota; Ekoturizm Projesi’nde pilot köy seçilen Zümrüt Köy.

 

Ekoturistlerin gözdesi, Zümrütköy

 

Zümrüt’ün yolu Azdavay-Şenpazar arasında, ormanın kalbinden geçiyor. Altı kilometresi stabilize olan yolda göknarlar, kayınlar, şimşirler, meşeler, gürgenler, akçaağaçlar, porsuklar, ıhlamurlar, kestaneler yoldaşlık ediyor. Zaten Zümrüt Köy de onların bir parçası. Yıllar boyu ormanla dost yaşamayı, yarenlik etmeyi becermiş, güleryüzlü misafirperver insanların yurdu olmuş. Köy doğasıyla, insanıyla ekoturizmin gözdesi olmaya aday. Yüzyıllardır renkli ışık demetlerinden oluşan geleneksel ‘fistan’larını giyen kadınlar, doğanın büyüleyici görüntüsüyle uyum içerisindeler. Özellikle orman köylerinde yaşayan kadınların çoğunun tercih ettiği sarı, yeşil ve mor renklerden oluşan ‘fistan’ Pınarbaşı ve Azdavay’a özgü. ‘Bekâr', ‘gelin’ ve ‘evli kadınlar’ için farklı özelliklere sahip olan fistanlar beş parçadan oluşuyor. Günlük, bayramlık ve düğünler için ayrı giyilen kıyafetler, ‘yelek', ‘kuşak', ‘önlük', ‘şalvar’ ve ‘boncuklu takke’den oluşuyor. Renkleri ve coşkusunu, iç içe yaşadığı dağlardan, ormanlardan, çiçeklerden almış.

 

Köy Düğünlerinde Davetiye Sorulmaz

 

Damat evinin hakçıları at üstünde uzaktan gözüküyor. İki hakçı da köyün 50’leri devirmiş analarından. Ama ata öyle bir binişleri var ki, gençlere taş çıkartıyorlar dersiniz! Hakçılar, tanınmamak için yüzlerini geleneksel örtüleriyle örtüyorlar. İşleri zor; çünkü kız evinde damadın haklarını koruyacaklar. Çünkü kız evi, bilindiği üzere naz evi. Gelin de, kırmızı ayyıldız işlemeli duvağıyla atına binip “Ya nasip” diyor. Ardında çeyiz sandıkları. Damat evinde şenlik büyüyor. Köy meydanında, davullar zurnalar köçeklere eşlik ediyor. Karadeniz’in mavi göğü ve Küre Dağları’nın deli yeşili de davetliler arasında. Köydeki bahar havasına, evlenecek çiftin umut ve neşesi de ekleniyor.

 

Umut ve neşe bu topraklarda ekmeğinize katık oluyor. Davet beklemeye gerek yok. Bu yüce gönüllü insanların ülkesinde, köy düğünlerinde davetiye sorulmaz.

 

Kaynak: Skylife


Reklam
Reklam

Yorum Ekle
Copyright © Vestiyer Yayın Grubu, 1989-2020. Tüm Hakları Saklıdır.